|

Kutbül-evliya Şeyh-ul-meşayih Es-Seyyid
Eş-Şeyh Muhammed Mustafa İsmet Garibullah El-Yanyavi
El-Nakşibendi El-Halidi El-Müceddidi Hazretleri Silsile-i
Zeheb (Altın Silsile) denmekle meşhur veliler zincirinin
31.ferd-i kamilidir. Bu zincir Hz. Peygamber Aleyhissalat-ü
Vesselam'dan kendilerine şu şekilde intikal eder.
Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz
Hz.Ebubekir (R.A)
Selman-ı Farisi (R.A)
Kasım bin Muhammed bin Ebubekr (R.A)
Cafer-i Sadık (R.A)
Bayezid-i Bestami (K.S.)
Ebülhasen-i Harkani (K.S.)
Ebu Ali Faramedi (K.K.)
Yusuf-u Hemedani (K.S.)
Abdülhalik-ı Gocduvani (K.S.)
Arif-i Rivegeri (K.S)
Mahmud-u İncirfagnevi (K.S.)
Ali Ramiteni (K.S.)
Muhammed Baba Semmasi (K.S.)
Seyyid Emir Külal (K.S.)
Şah-ı Nakşibend Muhammed Behaeddin (K.S.)
Alaeddin-i Attar (K.S.)
Yakub-u Çerhi El-Hisari (K.S.)
Ubeydullah-ı Ahrar (K.S.)
Muhammed Zahid (K.S.)
Derviş Muhammed (K.S.)
Hacegi Semerkandi (K.S.)
Muhammed Bakibillah (K.S.)
İmam-ı Rabbani (K.S.)
Muhammed Masum-ı Faruki (K.S.)
Eş-Şeyh Seyfeddin (K.S.)
Nur Muhammed Bedavüni (K.S.)
Habibullah-ı Can-ı Canan El-Mazhar (K.S.)
Abdullah-ı Dehlevi (K.S.)
Mevlana Halid-i Bağdadi (K.S.)
Abdullah-ı Mekki (K.S.)
Mustafa İsmet Yanyavi (K.S.)
Silsile-i Aliye İsmet Efendi'den sonra
şu şekilde devam etmiştir;
Halil Nurullah Zağravi (K.S.)
Hacı Ali Rıza El-Bezzaz (K.S.)
Ali Haydar Ahıskavi (K.S.)
İsmet Efendi bugün Yunanistan sınırları
içinde bulunan Yanya'da alem-i dünyayı teşrif edip gençlik
yıllarında Yanya Mahkeme-i Şer'iyye'si katipliğinde
bulunmuşlardır. Risale-i Kudsiyye'lerinde bu konuda
şöyle buyururlar:
İlahi Mustafa İsmet ki ismim
Zuhuru Yanya'da oldu bu cismim
Aman garket visal-i bahre resmim
Bu resmim mahvolup Hakk'a gidelim
Cemal-i bakemale seyredelim
Cenab-ı Hakk'ın gönüllerine yerleştirdiği
muhabbet ateşi hararetini hissettirmeye başladığında
Yanya'dan ayrılarak Mekke-i Mükerreme'ye gitmişler;
Mevlana Halid-i Bağdadi Hz.leri hulefasından Abdullah-ı
Mekki'ye intisab ile Nakşibendi yoluna kudum kılmışlardır.
Abdullah-ı Mekki Hz.leri aslen Erzincan'lı olup; Mekke-i
Mükerereme'de mücavir kalarak, Ebu Kubeys Dağındaki
tekkelerinde irşad ile meşgul olurlarmış. İsmet Efendi,
yedi sene içerisinde seyr-ü süluklarını ikmal ve Hilafet-i
Nakşibendiyye'yi hak etmişlerdir.
Daha sonra şeyhlerinden izin alarak
Süleyman Efendi isminde bir zatın refakatınde Taif cihetine
doğru yola çıkarlar. Çölde giderlerken devesinin çöküp
yürümemesi üzerine Süleyman Efendi önde ilerlemekte
olan İsmet Efendi'ye hitaben:
İsmet,
İsmet! Şeyhimiz vefat etti. Vazifesi de bu fakire
verildi. Geri dönelim, buyururlar ve dönerler.
Gerçekten de Mekke-i Mükerreme'ye vasıl
olduklarında Abdullah-ı Mücavir fi Beledillah Hz.lerinin
alemlerini değiştirdiği haberiyle karşılaşırlar. Bunun
üzerine Şeyh Süleyman Efendi Mekke-i Mükerreme'deki
dergahta irşad postuna cülus eder. Risale-i Kudsiyye'de
bu zatın ismi şerifi şöyle geçer:
Hususa Mekke'de Eş-Şeyh Süleyman
Oluptur naib-i menab-ı gavs-ı İrfan
Bu gavsın tut elin Hakk'a gidelim
Cemal-i bakemale seyredelim
Risale-i Kudsiyye isimli eserlerini
burada iken ilham ile kaleme almışlardır. Bu eseri ne
niyetle ve nasıl yazdıkları eserin baş ve son kısımlarında
gayet açık ifade olunmuştur.
İsmet Efendi Edirne'de iken sevgili
ihvanlardan ve halifelerinden Hüseyin Kudsi Efendi'nin
kerimesi ile izdivaç buyurmuşlardır. Bu evlilikten Nimetullah,
Hafız, Ferdi, Behaeddin isimlerinde dört oğlu; Nakşiye
ve Sıddika isimlerinde iki kızı dünyaya gelmiştir.
Cennetmekan Abdülmecid Han devrinde
İstanbul'a göçerek bir müddet kayınpederlerinin Koca
Mustafa Paşa civarında satın aldıkları evde irşad ile
meşgul olmuştur. Daha sonra şimdi dergahlarının bulunduğu
yeri almak için sahibiyle anlaşmıştır. Bu arada Fener
Patrikhanesi'nden "Kırmızı Kilise" denilen
Rum okulunu buraya yaptırmak için çok yüksek paralar
teklif edilmişse de yer sahibi:
Ben
malımı kiliseye vereceğime bedava olarak tekkeye veririm.
Kıyamete kadar Cenab-ı Hakk'ın şerefli ismi zikredilir
diyerek
ehven fiyatla İsmet Efendi'ye satmıştır.
Tekkenin inşasından sonra Hz. İsmet Yanyavi kaddesallahü
sırrahü'l ali:
Tekkeyi
buldunuz galiba şeyhi kaybedeceksiniz
buyurmuşlar.
Hakikaten de altı ay geçmeden arkalarında
birçok ihvan ve altmış kadar halife bırakarak H. 16
Zilhicce 1289 M tarihinde alem-i cemale intikal etmişlerdir.
Bari Teala Hz.leri yüksek himmetlerini üzerimize sayeban
eylesin. Nisbet-i Kudsiyyeleri ile mensub olduğumuz
halde ömrümüzü ikmal edip civarlarına kavuşmayı nasib
eylesin. Amin.
Mustafa İsmet Efendi (K.S.) yüksek
yolları gereği enbiyaların imamı, evliyaların serdarı
Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz'i kendisine yegane
rehber bilmiş, her işte ona uymayı en büyük saadet,
onun izinde idrak edilen her anı en büyük kar telakki
etmiştir. Şeriatsız tarikatın mümkün olamayacağını üzerine
basa basa anlatmıştır. İlme, irfana büyük ehemmiyyet
vermiştir. Eserlerinden kendisinin de dini ilimlere
ve Arap diline mükemmelen vakıf olduğu anlaşılmaktadır.
Yegane gayesi kendisini yoktan var eden Allah'ını tanımak,
bilmek, layıkı vechile ona kulluk yapabilmek olmuştur.
Zamanın devlet erkanının, hatta devrin padişahının dahi
ihvanları arasında bulunmasına rağmen dünya malı ve
mevkiine zerrece itibar etmemiş, baki olan Allah'ının
imanıyla doldurduğu gönlünde fani zevklere yer vermemiştir.
Bu konu ile alakalı şöyle bir hikaye naklederler:
Sultan Mecid Han şeyhini ne zaman saraya
yemeğe çağırsa İsmet Efendi yer gibi yaparak ekmekleri
koynuna doldururmuş. Bunu farkeden müzevvirlerden birinin
padişaha tezvir etmesi üzerine sofradan bir ekmek alarak
elliyle sıkmış. Ekmekten damlayan kanları sultana göstermiş.
Bununla dünya malının hakikatini, bu alemde yüksek derecelerde
bulunanların tehlikelerden uzak kalmayacaklarını, mevki,
makam büyüdükçe yüklenilen sorumluluğun da büyüdüğünü
anlatmak istemiştir. Yoksa Abdülmecid Han'a karşı olan
samimi hislerine, derin muhabbetine Risale-i Kudsiyye'leri
şehadet etmektedir..
Bu gibi zatlar "Yeryüzünde halife
yaratacağım" sırrına mazhar oldukları için kendileri
daima saltanattan kaçınmışlar, fakat saltanat sahipleri
bunların gölgelerinde hareket etmişlerdir. Böyle veliler
pek tabii olarak zahirde el ayak takımından görünseler
bile hakikatte bütün beylerin, paşaların üstünde yer
almışlardır.
Yine nakledilir ki İsmet Efendi (K.S.)
bir gün berberde traş oluyormuş. O esnada bir beyoğlu
işlemeli koşumlar koşulmuş doru atıyla çıkagelmiş. Beyoğlunun
teşrifi üzerine orada bulunanların hepsi ayağa kalkalar
selamlamışlar. İsmet Efendi ise gelen gidenle alakasız
bir halde gözleri kapalı oturuyorlarmış. Beyoğlu bir
dervişin karşısında pervasızca oturuşundan son derece
hiddetlenmiş. Yanına gelmiş. Eliyle tık tık diye kafasına
vurup berabere hitaben: "Bu kabağı mı traş ediyorsun"
demiş. Malum olunduğu üzre o devirlerde başta devamlı
fes, sarık gibi şeyler bulundurulduğundan ustura ile
tıraş olmak adet idi. Cenab-ı Şeyh'in mübarek başı da
henüz tıraştan çıkmış olduğundan ve sabunları da üzerinde
durduğundan, tabiri caizse hakikaten kabak gibi parlamaktaymış.
Zavallı berber Şeyh Efendiyi tanıdığından kızarmış bozarmışsa
da sükut etmek mecburiyetinde kalmış. İsmet Efendi ise
bu yapılan hakaret kendisine değilmişcesine hiçi oralı
olmamış. Beyoğlu hışımla geri dönüp atına binmek için
zıplamış. Zıplamasıyla birlikte atın öbür tarafından
tepesi üstü yere çakılması bir olmuş. Korkudan yuvasından
fırlayacakmış gibi irileşmiş gözleriyle bakıp bağırmış:
Aman
berber. Ne oluyor?
Berber eliyle İsmet Efendi'yi işaret
edip cevaplamış:
Kabağa
sor, kabağa.
Hakikat-i Muhammediyye'ye mazhar olan
bu gibi zatların vücutları gerçekte aleme rahmettir.
Belaya sebebiyet vermezler. Fakat beyoğlu gibi bela
arayanlar onlara çarpıp kendi kendilerini yaralarlar.
Yoksa onların yanına bir nebze muhabbetle varanlar,
yollarında çok cüz'i gayret sarfedenler dahi tarifsiz
kazançlara nail olurlar. Nitekim İsmet Baba (K.S.):
"Allahım bana vadetti. Dergahımın kapısından bir
defacık muhabbetle bakanı bile unutmayacak. Kıyamet
gününde ona şefaat edeceğim" buyurmuş. Bunun tezahür
etmiş bir örneğini de şöyle hikaye ederler:
Vaktiyle Ortaköy'de oturan bir Arnavut
her gün kalkar, yaya olarak tekkeye gelir, bahçede meşgul
olur, akşam üzeri gene yaya olarak geri dönermiş. Ömrü
tamama erip ecel vaki olduğunda kızı bu zatı rüyasında
görüp halini sormuş. "Merak etme kızım, diye cevaplamış.
Arnavut "Burada şeyh efendiler beni yanlarına aldılar.
Rahatım gayet iyidir."
Mevlana İsmet Garibullah Efendimiz
Peygamber-i Zişan Hz.lerinin (S.A.V.) sünnet-i seniyyelerine
uyarak halifelerinden her birine hallerine uygun birer
lakap vermişler. Mesela Halil Efendi'ye Nurullah, Mehmet
Efendi'ye Bahrullah, Hüseyin ve Şerif Efendiler'e Kudsi
demişler. Kendilerine de Garibullah (Allah'ın Garibi)
ismini layık görmüşler.
Hz. Şeyh Efendi orta boylu, zayıf vücutlu,
uzuna yakın yuvarlak ve gayet güzel yüzlü, siyah gözlü,
nurani, buğday tenliymiş. Mübarek burunları gayet güzel
olup, orta yeri bir miktar yüksekçeymiş. Vefatlarında
henüz beyazlamaya başlamış olan saç ve sakalları siyah
ve gür imiş. Kaş ve kirpikleri de keza siyah imiş. Azalar
ve tenasüp mükemmel olup, bir hüsn-ü suretmiş.
|